TARİHSEL SÜREÇTE ORDU, SİYASET, DARBELER VE 15 TEMMUZ DARBE TEŞEBBÜSÜ

Yrd.Doç.Dr. Ahmet KESER

 

Giriş

Bu çalışmada genel olarak Osmanlı’dan günümüze Türk tarihinde Ordu-Siyaset ilişkileri kapsamında askeri darbeler ve bunların arasındaki benzerlikler ve farklılıklar ortaya konacak, daha sonra ise ülkeyi 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne götüren süreç analiz edeilecektir.

 

Bu maksatla öncelikle 1859 Kuleli olayından günümüze kadar olan askeri darbeler kısaca mevcut akademik yazın üzerinden incelenecek, sonrasında ise 15 Temmuz öncesi Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) yapılanmasına ilişkin olarak yapılan hatalar sonraki dönemlere ışık tutması açısından analiz edilecektir.

 

Kuleli Olayı’ndan 28 Şubat’a Askerî Darbeler

Türk tarihi incelendiğinde, Silahlı Kuvvetler’in, Osmanlı Devleti’nin çözülme döneminden itibaren yönetim ve siyasette etkili olduğu ve giderek bu etkili konumunu pekiştirdiği görülmektedir. Burak(2011: 46)’ın da belirttiği gibi “Osmanlı’dan bu yana en güçlü ve köklü kurum olan ordunun, birçok kaynakta özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinde savunmadan ziyade politikayla ilgilendiği” ortaya konmaktadır.

 

Bu çerçevede Askeri bürokrasi Osmanlı’nın son döneminden itibaren özerklik kazanmış, bu durumu Cumhuriyet’in ilk evrelerinde zayıflamış ancak özellikle 1971 ve 1980 darbeleri sonrasında yeniden güçlenmiştir.

 

Bu noktada Tanzimat döneminde vuku bulan Kuleli Olayı asker sivil ilişkilerinin dönemde aldığı durumun bir izdüşümünü vermesi bakımından önem arz etmektedir.  Kendilerini “Fedailer Cemiyeti” olarak adlandıran bazı alt ve orta rütbeli subaylardan oluşan 40 – 50 kişilik bir grup, 1859 yılında Sultan Abdülmecit’i devirmek için bir komplo girişiminde bulunmuştur. Bu girişimleri sonrası tutuklanan bu grup daha sonra 1876 anayasal hareketinin de öncüleri arasında yer almışlardır. Burak (2011: 47), bu grupta hâkim olan görüşün “azınlıklara verilen ödünlere muhalefet ve liberal görüşler” olduğunu belirtmektedir. Bu olay tıpkı 15 Temmuz Darbe teşebbüsünde olduğu gibi ordu içerisindeki bir grubun emir-komuta silsilesi dışında bir cunta hareketine girişmesinin Türk tarihindeki örneklerinden birisini teşkil etmesi bakımından önem taşımaktadır.

 

           Bahsedilen dönem sonrasında II. Meşrutiyet Devri’nde ordu – siyaset ilişkilerinin bir başka önemli olayı da 1912‟de gerçekleşen Halaskar Zabitan Hareketi olmuştur. Bu grup ise kendilerini “Kurtarıcı Subaylar” olarak adlandırmış ve “seçimlerin yenilenmesini ve ordunun siyaset yapmaması” talepleriyle bir beyanname sunarakittihatçı kesimce desteklenen Sait Paşa hükümetini çekilmek zorunda bırakmışlardır. Bu harekette Cumhuriyet döneminde zaman zaman ortaya çıkan muhtıra temelli darbe girişimleri ile benzerlik taşımaktadır.

 

           Cumhuriyet döneminde gerçekleşen ilk askeri müdahale ise 1960 darbesi olmuştur.Genel olarak merkez ve çevrenin yer değiştirmesi veya statülerinde meydana gelen değişmelerin yol açtığı değerlendirilen bu darbe sonrasında yeni bir Anayasa yapılmış ve Anayasa Mahkemesi gibi yeni kurulan anayasal kurumlar ve Senato ile bürokrasi yeniden siyasetçiler karşısındaki konumunu güçlendirmiştir.

 

27 Mayıs 1960 tarihinde gerçekleştirilen bu darbenin de 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü ile benzerlik taşıyan yönlerinden birisi emir-komuta zinciri dışında gelişmiş olmasıdır. Bir başka benzerlik ise 1960 öncesi subayların da, sivil aydınlar gibi politika ile daha çok ilgilenmeye başlamaları nedeniyle orduda bir komiteleşme olgusunun ortaya çıkması ve bu komitelerde başkanların en yüksek rütbelilerden olmaması ile 15 Temmuz darbe girişimini gerçekleştirenler arasındaki hiyerarşik yapı dışı bağlantılar arası benzerlikte görülmektedir. Üçüncü benzerlik ise darbede yer alan personelin konumu açısından görülmektedir. 1960 darbesinde ordunun ana unsurunu oluşturan orta rütbedeki subaylar etkin olarak yer almıştır. 15 Temmuz darbe girişimi de daha çok FETÖ’cü Albaylar ve Tuğgenerallerin çoğunluğu teşkil ettiği (Küçük rütbeli subaylarla üst rütbeli generaller arasında orta rütbeli sayılabilecek) bir grupça organize edilmiştir.

 

İkisini birbirinden ayıran yanları ise 27 Mayıs sonrasında darbecilerin ilk tasarrufu olarak gerçekleştirilen ordu ve üniversitelerde yer alan muhaliflerin tasfiyesine yönelik hareketlerin, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünde ise darbeden çok önce başlaması ve FETÖ mensubu olmayan rakiplerin tasfiyesine ilişkin sürecin, Balyoz, Ergenekon, Casusluk davaları, MİT Tırları olayı ve 17-25 Aralık teşebbüsleri ile darbe teşebbüsü öncesinde başlatılmış olmasıdır.

 

Cumhuriyet döneminin darbe teşebbüsleri arasında yer alan, liderliğini Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir’in yaptığı Albaylar Cuntası’nın (Yine orta rütbelilerin cunta girişimi) 21 Ekim 1961’de İstanbul’da Harp Akademileri’nde 10 General, 27 Albay ve 1 Yarbay ile toplanarak kabul ettikleri ve imzaladıkları “21 Ekim Protokolü” vakası izlemiştir. Bu protokole göre;

 

1- T.S.K., 15 Ekim 1961 günü yapılmış olan seçimden sonra gelecek yeni TBMM toplanmadan önce duruma fiilen müdahale edecektir.

2- İktidarı milletin hakiki ve ehliyetli mümessillerine tevdi edecektir.

3- Bütün siyasi partiler faaliyetinden men edilecek, seçim sonuçları ile MBK feshedilecektir.

4-Bu kararın uygulanması 25 Ekim 1961’den sonraki bir güne ertelenmeyecektir.

 

Yukarıdaki şartlar siyasi partilere 23 Ekim 1961 saat 09.15’te bildirilmiş ve 24 saat içerisinde cevap verilmesi istenmiştir. Dört siyasi partinin liderleri, söz konusu şartları görüşmek maksadıyla önce 23 Ekim gecesi kendi aralarında toplanmışlar, sonra da 24 Ekim sabahı Çankaya’da, Devlet ve Hükümet Başkanı Cemal Gürsel’in başkanlığında yeni bir toplantı yapmışlardır. Yapılan bu ikinci toplantıya ise parti liderleri dışında Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları, Jandarma Genel Komutanı ile 1. 2. ve 3. Ordu Komutanları da katılmışlardır. Burada orta düzeyli askerlerden oluşan bu cuntacıların yayınladığı bu protokolden daha önemli olanı ise devletin sivil asker en üst düzeyli yetkililerinin buna karşı tedbir almak yerine yapılan toplantıda “Çankaya Protokolü” denilen belgeyi imzalamış olmaları ve bir nevi ileri sürülen şartları kabul ettiklerini de ilan etmiş olmalarıydı. Çankaya protokolü ise aşağıdaki 4 maddeden oluşuyordu:

 

1- Siyasi Partiler Cumhurbaşkanlığı için aday göstermeyecek ve Cemal Gürsel’e oy verilmesi için liderler, gruplarında ellerinden gelen çabayı göstereceklerdi.

2- Ordu mensuplarına tanınmış herhangi bir hak geri alınmayacak,

3- Yassıada hükümlüleri hakkında şimdilik bir af kanunu çıkarılmayacaktı.

4- 147’ler üniversitelere alınmayacaktı.

Yazılı olmayan bir madde de İsmet İnönü’nün Başbakan olmasıydı.

 

Bu kararlardan tam olarak memnun olmayan Aydemir’in ikinci teşebbüsü ise 21 Mayıs 1963’te gerçekleşmiştir. Burada da 15 Temmuz ile benzerlik taşıyan bir hadise yaşanmıştır. 27 Mayıs darbesini gerçekleştiren gruplardan 14’lerin lideri Alparslan Türkeş 22 Şubatçıların ihtilal yapacağını, emekli Binbaşı İzzet Köz’den öğrenmiş ve hemen İsmet İnönü’ye haber vermiştir. İsmet İnönü ise Türkeş’in ihbarına “Olmaz öyle şey!” diyerek ciddiye almamış ve bu ihbardan üç buçuk saat sonra 23.30’da darbe teşebbüsü fiilen başlamıştır. Bu ihbarcı binbaşı ve ihbara rağmen gerekli tedbirlerin alınmaması konusu da 15 Temmuz darbe girişimini MİT’e gelerek ihbar eden binbaşı hadisesi ile benzerlik taşımaktadır. Tarihi gerçekten doğru okuyarak ders çıkarılabilmiş olsaydık aynı müessif hadiseleri tekrar tekrar yaşamak zorunda kalmazdık.

 

İki olay arasındaki benzerliklerden birisi de kullanılan hava kuvvetleri unsurlarının havalandığı üs açısından görülmektedir. 21 Mayıs 1963’te o zamanki adıyla Mürted Üssü, darbecileri durdurmaya yönelik karşı harekât kapsamında önemli bir rol üstlenmiştir. 15 Temmuz’da da aynı üs bu kez Akıncı üssü olarak sahneye çıkmış ancak bu kez devlet, hükümet ve demokrasinin yanında değil, tam tersine darbecilerin harekât üssü olarak fonksiyon üslenmiştir.

 

Aydemir’in hiyerarşik düzen dışında birer cunta hareketi olarak gerçekleştirmeye çalıştığı her iki teşebbüs de başarısız olmuştur.

 

 Cumhuriyet döneminde ordunun siyaset müdahalelerinden birisi de 12 Mart 1971 Muhtırası’dır. Bu olay da 1969 seçimleri sonrasında Hava Kuvvetleri Komutanı olan Orgeneral Muhsin Batur tarafından sivil otoriteye verilen muhtıralardan birisidir. Batur önce Ocak 1970’te reform taleplerini içeren bir dosyayı MGK’ya sunmuştur. Buradan bir netice çıkmayınca 12 Mart 1971’de de TBMM ve hükümeti “…ülkeyi anarşiye, kardeş kavgasına ve toplumsal ve iktisadi huzursuzluğa sürüklemekten” sorumlu tutan muhtıra verilmiştir. Bu muhtıra sonrası ise “partiler üstü hükümet” modeli benimsenmiş ve Nihat Erim yeni hükümeti kurmakla görevlendirilmiştir. Siyaset üzerindeki sonuçları itibariyle bakıldığında 12 Mart 1971 Muhtırası’nın hükümetin değişimine yol açarak daha sonra 28 Şubat sürecindekine benzer şekilde siyaseti zorladığı görülmektedir.

 

Öncekilerden farklı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emir komuta silsilesine bağlı olarak gerçekleştirilen darbe ise 12 Eylül 1980’de yapılmıştır. Demokrasinin Cumhuriyet döneminde üçüncü kez rafa kaldırılması ile sonuçlanan bu müdahale, siyasi ve ekonomik sorunlara çözüm üretmekte yetersiz kalan koalisyon hükümetleri ve artan terör olaylarına karşı da yetersiz kalınması gibi gerekçelerle yapılmıştır. Bu konuda sınıflar arası ilişkilerin siyasal hayattaki önemine dikkat çeken yazarlar ise “1970'lerin ortalarından itibaren tıkanmaya başlayan devletçi/planlamacı ekonomik düzenden piyasa ağırlıklı ekonomik düzene geçişi simgeleyen 24 Ocak 1980 tarihinde alınan kararların askeri rejim altında daha iyi uygulanabilecek olmasının, müdahalenin temel sebebi” (Savran, 1987: 152-3; Shick/Tonak, 1987:374; Ahmad, 1994:428) olduğunu belirtmektedirler. Bazı yazarlar ise İran'da Şah rejiminin yıkılması ve Afganistan'ın Sovyetler Birliği tarafından işgalinden sonra, jeopolitik önemi artan Türkiye'yi Amerikan ulusal çıkarlarına uygun davranır hale getirmeyi garanti altına almak için (Yetkin, 1995; Ahmad, 1994: 423) darbenin yapılmış olabileceğini belirtmektedirler. Dolayısıyla burada sayılan görünmeyen gerekçelere zemin hazırlayabilmek için görünür bir sebep olarak “terör ve şiddetin önlenmesi” (Demirel, 2001: 48) ordunun misyonu açısından yeterli olabilecektir.

 

Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan bir başka askeri müdahale ise “Post-modern Darbe” olarak da isimlendirilen 28 Şubat 1997 darbesidir. Bu süreç öncesinde Refah Partisi (RP) 24 Aralık 1995 genel seçimlerinde % 21,4 oy alarak toplam 158 milletvekili ile mecliste birinci parti konumuna gelmiştir. Refah Partisi’nin iktidarın ana ortağı olması ve laikliğe karşı tehdit oluşturduğu gerekçesiyle bu darbe gerçekleştirilmiş ve hem Türk Siyaseti hem de Türkiye ekonomisi bundan derin yara almıştır.

Bugüne geldiğimizde ise 15 Temmuz 2016 gecesi girişilen kalkışma ve işgal teşebbüsünün, TSK’nın komuta hiyerarşisi dışında, küresel işbirlikçilerinin emrine amade olmuş Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) mensubu olan ve yaklaşık 40 yıllık süreçte TSK’ne sızmış bir grup tarafından planlandığı ve icra edilmeye çalışıldığı anlaşılmıştır. Diğer darbelerle benzerlik ve farklılıkları yukarıdaki darbeler incelendiği sırada sunulan bu darbe teşebbüsünün diğerlerinden en önemli faklılığını da yine bu yapılanma süreci oluşturmaktadır. Yaklaşık 40 yıllık süreçte yapacakları darbe günü için hazırlanan ve planlarını devletin her kademesini çeşitli kumpaslarla ele geçirerek gerçekleştirmeye çalışan bu grubun girişimi ise yine önceki darbelerden farklı olarak topyekûn tüm Türk Milleti’nin sokağa çıkarak karşı koymasıyla akamete uğratılmıştır.

 

Askerî Darbe Dönemlerinin Asker-Sivil Rejim İlişkileri Açısından Değerlendirilmesi

Asker-Sivil ilişkileri açısından rejim tipleri Eric Nordlinger ve Morris Janowitz’e göre üç farklı kontrol ilişkisine dayanmaktadır.

 

(1)                 Geleneksel-aristokratik model: Bu modelde askeri ve sivil güçler aynı aristokratik sınıf tarafından paylaşılır ve bu iki kesim arasında çatışmadan kaçınılır. Askeri elitin artan profesyonel uzmanlığı nedeniyle bu modelin modern devletlere uygulanamayacağı ileri sürülmektedir.

(2)                  Totaliter-nüfuz edici model:  Bu modelde ise askeri otorite siyasi otoriteyle uyum içindedir. Sovyetler Birliği ve Çin’in komünist rejimlerinde bu model gözlenmektedir. Ayrıca askerlerin aşılanan siyasal düşünceleri kabul etmesi ve askeri deneyim ile birlikte rütbe yükseltilmesinde önemli bir kriter olarak kabul edildiğinden mevcut siyasal düzeni kabul etmelerinin daha kolay sağlandığı ifade edilmektedir. Nordlinger‟in deyimiyle “siyasal uyum ödüllendirilir.”

(3) Liberal-demokratik model: Bu modelde ordu, sivil iktidardan ayrıdır ve ona tabidir, depolitize ve oldukça profesyonelleşmiştir. Bu modelde ayrıca ordu, bütçesi ve iç yapısı hakkındaki düzenlemelerde sivil denetimi kabul eder. Ordu, sivil yönetimin politikalarını kabul etmese bile onun otoritesine bağlılık gösterir. Bu modelde sivillerin daha fazla sorumlulukları ve yönetim konusunda daha fazla becerileri olması nedeniyle, askerlerin sivillerin yanında ikincil bir konumda oldukları bilinmektedir. Bu modelde hükümet, karar ve eylemleriyle ordunun onuruna, uzmanlığına ve siyasal tarafsızlığına saygı duyduğunu açıkça göstermelidir. Ancak o zaman liberal modelin sivil kontrolü garantilediği belirtilmektedir.

 

Bu modellerin yanında sivil kurumların göreli zayıflığı ve buna bağlı olarak ordunun ekonomik, toplumsal ve siyasi değişime müdahil olması bağlamında yukarıda bahsi geçen modellerin uygun olmadığı ülkelerde askeri rejimler yapıları, amaçları ve sivil gruplarla ilişkileri bakımından geniş bir çeşitlilik gösterirler. Bu rejimler ise iktidarda kalma süreleri ve siyasi, toplumsal ve ekonomik yapılara müdahale etme dereceleri bakımından sınıflandırılmaktadırlar. Bunların tipolojileri ise Burak (2011: 55-56)’nın Nordlinger’den aktarımıyla şöyledir:

 

(1)                 Riyaset (Veto) Rejimleri: İktidarı devralmadan hükümet kararları üzerinde veto yetkisini kullanarak etkide bulunurlar. Bu tip rejimler, genelde statüko yanlısı rejimlerdir. Bu rejim türünde sivil siyasi kurumlar işlemeye devam eder. Ancak siyasi kurumların kararları birçok alanda ordu tarafından denetim ya da yönlendirme altındadır. Bu nedenle riyaset rejimler, ordunun sivil bir yönetimi devirip yerine ordu için kabul edilebilir başka bir yönetim geçirdiği durumlarda görülmektedir. Bu rejimlerin genelde statükoyu korumayı amaçladıkları belirtilmektedir.

(2)                 Muhafız Rejimler: Süresiz elde tutmaya niyet etmeden (Nordlinger’e göre 2 – 4 yıl gibi bir zaman aralıklarıyla) doğrudan siyasi iktidarı devralan bu rejimler, daha yoğun bir nüfuz elde ederler. Bu tip rejimler, sivil politikacıların yarattığı “pisliği temizleme”nin kendilerine düştüğünü iddia ederler. Bu rejim türünde askerler, askeri müdahaleye yol açan koşulların yeniden oluşmasına imkân vermeyen bir ortam oluşunca iktidarı sivil ellere terk ederler. Bütün askeri rejim türleri gibi muhafız rejimler de baskıcıdırlar ve sivil hakları sınırlarlar, ancak bu sınırlama iktidar süresinin de sınırlı olmasına bağlı olarak çok uzun süre devam etmez.

(3)                 Hükmedici rejimler: İlk iki tipten çok daha ileri derecede denetim uygularlar veya uygulamaya çalışırlar. İktidarda ise çok daha uzun soluklu kalmayı tercih ederler. Bu tür rejimlerde askerler, kendilerini devrimci ya da radikal modernleştirici olarak tanımlarlar. Toprak reformu ve ulusallaştırma gibi mekanizmalarla ekonomik ve toplumsal yeniden yapılanmayı sağlayarak ve mevcut siyasi kurumları devirerek politik güç dağılımında uzun erimli değişikliklere gitmeyi amaçlarlar. Bu değişimleri yapmaya çalışırlarken hükmedici rejimler medyayı katı bir denetime tabi tutarak kendi kurdukları örgütler dışındaki tüm örgütleri ve siyasi partileri kapatarak daha az radikal rejimlerden çok daha fazla baskıcı olurlar. (Burak, 2011: 55-56).

 

Sonuç olarak Askerî Rejim tipolojileri açısından Cumhuriyet dönemindeki askeri darbeler ve darbe teşebbüslerini değerlendirmek gerekirse aşağıdaki şekilde farklılaştıkları görülmektedir:

(1)                 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin “muhafız (gardiyan)” tipinde darbeler olduğu, belirli bir süre (2-4 yıl) iktidarı devralıp, statüko muhafaza altına alındıktan sonra yönetimin serbest seçimlerle sivil hükümete devredildiği görülmektedir.

(2)                 12 Mart 1971 ve 28 Şubat 1997 darbeleri ise “riyaset (veto) rejimleri” niteliği taşımaktadır. Çünkü bu darbelerde sivil siyasi kurumlar işlemeye devam etmekte (ordu yönetimi doğrudan devralmamakta), siyasi kurumların kararları ise birçok alanda ordu tarafından denetim ya da yönlendirme altına alınmakta ve hükümet cuntacı ekibin kabul edebileceği bir hükümet tarafından değiştirilmektedir.

(3)                 15 Temmuz 2016 Askerî darbe teşebbüsü ise eğer gerçekleşmiş olsaydı iktidarda çok daha uzun süre kalmayı tercih edecekleri, mevcut yapıyı planları doğrultusunda kökten değiştirmeyi hedefledikleri göz önüne alınırsa “hükmedici bir rejim” olarak değerlendirilmektedir.

 

 

KAYNAKÇA

 

Ahmad, Feroz, (1995), Demokratikleşme Sürecinde Türkiye, 1946-1980, (Istanbul: Hil).

 

Burak, Begüm, (2011), “Osmanlı'dan Günümüze Ordu-Siyaset İlişkileri”, HistoryStudies, International Journal of History, Volume 3(1), ss.45-67.

 

Demirel, Tanel, (2001), “12 Eylül’e Doğru Ordu ve Demokrasi”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 56 (4), ss.43-75.

 

Savran, Sungur, (1987), 1960, 1971, 1980: Toplumsal Mücadeleler, Askeri Müdahaleler, 11.Tez Kitap Dizisi, 6, ss: 132-168.

 

Shick, Irwin C. Ve Tonak, Ertuğrul A., (1987), “Concluslon”, Shick, Irwin.C. ve Tonak,Ertugrul A. (eds.), Turkey in Transition, (Oxford: Oxford UniversityPress).