7 Ocak’ta Paris’te yaşanan terör saldırısı sonucu “Hz. Muhammed’e ve de dolayısıyla İslâm’a hakaret ettikleri” gerekçesiyle Charlie Hebdo (CH) Dergisi’nin karikatüristleri vahim bir saldırı sonucu hayatlarını kaybetti. Olay, 11 Eylül’den sonra İslâmcı terörizmin Batı’da en çok ses getiren, şok edici bir eylemi olarak kayıtlara geçti.

 

 

 

 

Yrd. Doç. Dr. Fethi Ufuk ÖZIŞIK

Marmara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi


   Başta Fransa’da olmak üzere dünyanın birçok yerinde binlerce insan terörün kurbanlarına ve “ifade hürriyetine” sahip çıktı. “Ben Charlie’yim” mottosu tıpkı Hrant Dink cinayeti sonrası Türkiye’deki gelişen tepkiye benzer bir şekilde yayıldı ve çoğunlukça benimsendi. Biz de, “ama” ile devam etmeyecek şekilde bu barbar saldırıyı kınadığımızı söylemeliyiz. Fakat şunu açıkça belirtmek gerekirki, bu olayın hali hazırdaki adaletsiz küresel düzen ve Batı’da göçmen toplumlara karşı uygulanan ayrımcılık ve çifte standartla da birebir ilişkisi var.

    CH olayı, özellikle 11 Eylül’den sonra terörizme karşı girişilen mücadele çerçevesinde gelişen, kaotik ve sürekli adaletsizlik üreten yeni dünya düzeninden bağımsız olarak ele alınmamalıdır. ABD başta olmak üzere Batılı devletler ve İsrail, stratejik hedefleri doğrultusunda hem dışarıda hem de içeride baskıcı, yıldırıcı ve dışlayıcı politikaları aralıksız olarak uygulamaya devam ettiler. Birçok Avrupa ülkesinde ekonomik büyüme yavaşlamış hatta durmuş durumdadır. Yine ABD’de yoksulluk hızla artmakta ve 2008 ekonomik krizinin etkileri hala hissedilmektedir. Yaşanan bu ekonomik darboğaz süreçleri her zaman olduğu gibi egemen güçlerin yoksullar ve “ötekiler” üzerinde baskıcı siyasetleri kullanmalarını beraberinde getirmektedir. ABD’de Ferguson olayları, Almanya’da hızla yükselen aşırı sağ, yine Fransa’da aşırı sağcı Marine Le Pen’in ürkütücü dilinin toplumda giderek daha fazla yankı bulması endişe verici hale gelmiş durumdadır. Dolayısıyla uluslararası konjonktürün bu istikrarsız yapısını ele almadan 7 Ocak trajedisini tahlil etmek eksik kalacaktır.     

   Dünyada hâlâ ekonomik, siyasal ve askerî gücün büyük oranda Batı’da yoğunlaştığını hesaba kattığımızda, Batı’nın içinden geçtiği kriz ve tıkanmışlık durumunun 7 Ocak saldırısı ile ilişkisinin olduğu pek açıktır. Kapitalizmin kriz yaşadığı her dönem artışa geçen ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve İslâmofobi gibi olgular, Batı’da yeniden yükselişe geçmiş durumda. Filistin sorunu ve İsrail’in uyguladığı devlet terörü yine ortada duruyor ve Batı’da Gazze’de ölen çocuklar için saygı duruşuna hiç geçilmiyor. Kendini sorgulaması istenilen Ortadoğu halklarının demokrasi mücadelesine Batı’nın verdiği destek ise sadece Sisi’nin darbesine kadar sürdü. Suriye’de Esad’a gösterilen “hoşgörüye” ne demeli?

   Batı’nın krizi ve 7 Ocak arasındaki en önemli ilişkinin adalet kavramı ile bağlantılı olduğunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır. Adalet duygusunun sürekli tahrip edilmesi ve stratejik çıkarlar doğrultusunda hiçbir ahlâki tutarlılığın gözetilmemesi, ezilenlerin ve dışlanmışların pasif mağdurluk durumundan çıkıp varoluşsal bir “illegal” eylemlilik hâline geçmesine neden oluyor. Bu yorumda bulunmak, sözü edilen illegal durumun onaylanması anlamına gelmemeli. Kastedilen, demokrasinin, modernliğin, eşitliğin, özgürlüğün ve kardeşliğin beşiği olan Batı dünyasının da Müslüman toplumlardan talep ettiği sorgulamayı ve özeleştiriyi yapmasının gerekliliğidir.

   Bu perspektiften bakıldığında 7 Ocak şaşırtıcı mıdır? Ne yazık ki bu olayın yaşanması kendi nazarımızda çok da şaşkınlık yaratmamıştır. Ne Charlie Hebdo’nun karikatüristlerinin yayın politikası ve mizah anlayışı yeni keşfedilmiş bir olgudur, ne de İslâmi terörizmin 11 Eylül ve sonraki süreçten itibaren “post-modern” bir nitelik kazanarak Batı’yı “kalbinden” vurma stratejisi ilk kez karşımıza çıkmaktadır. Neticede, 7 Ocak saldırısı, bir sonuçtur. Acı veren, düşündüren, uykuları kaçıran, huzursuz eden bir sonuç.

   Yine de olayı bir basit bir “etki-tepki” denklemi içinde değerlendirmenin doğru olmayacağı kanısındayız. Hz. Muhammed’i konu alan karikatürleri incelediğimiz zaman - ve biraz olsun Fransızlar’ın “sens de l’humour” (espri anlayışı) kavramını anlamışsak- karikatüristlerin Peygamber ile alay etmek gibi bir niyetlerinin olmadığını, yapmaya çalıştıkları şeyin İslâm dininin de tıpkı Hıristiyanlık gibi kamusal alanda dogmatik yönünün “tartışılabilir” kılınması olduğunu görmemiz çok da zor olmayacaktır.

   Pek tabii, bütün İslâm dünyasından böyle bir “espri anlayışı” beklemek, hatta bunun gerekli olduğunu ileri sürmek İslâm dünyasının içinden geçtiği kriz ve yaşadığı yoksulluk, dışlanma ve adaletsizlik durumları hesaba alındığında çok da “etik” ve adil bir talep olmayacaktır. Elbette, İslâmî dokunun, kuralların ve yaşam biçiminin egemen olduğu toplumların ya da toplulukların, İslâm’ın terörist faaliyetlere neden ve nasıl âlet edildiği üzerine bir sorgulamaya ve tartışmaya girmesi beklenebilir, hatta beklenmelidir de. Ancak, ortada bir bataklık bulunmaktadır. Bu bataklığın kaynağı üzerine sorumlu ve eleştirel bir biçimde düşünülmediği takdirde, yukarıda sözü edilen “şaşırmama” halinin devam etmesi kaçınılmaz olacaktır.

   Peki, adaletsizlik ve eşitsizlik duygusunu sürekli yeniden üreten bu hastalıklı düzenden nasıl çıkılabilir? Diğer bir deyişle, “küresel” bir ahlâka giden yolun temel yapı taşları neler olmalıdır? Küreselleşen dünyada, bireylerin, toplulukların ve devletlerin sorumluluklarının daha da önem kazandığı kanısındayız. Küreselleşme, beraberinde kırılganlığı ve istikrarsızlığı da getirmektedir. Artık herkes herkese karşı sorumlu ve bilginin hızla aktığı bu süreçte bu sorumluluk çok daha önemli hale geliyor. Bu bakımdan François Hollande’ın olayın ardından takındığı sakin ve olgun tutumu umut verici bir gelişme olarak görüyoruz. Diğer yandan, eğer Fransızların 1789’dan beri haykırdıkları eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ilkeleri hâlâ evrensel değerler olarak kabul görecekse farklı coğrafyalarda ve farklı zamanlarda yakılan ağıtların birbirine geçmesi ve “insanlık durumunun” küresel çapta, adil ve eşitlikçi bir sorgulamaya tâbi tutulması elzem görünüyor. Bu açıdan bakıldığında cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” söylemine biraz daha fazla kulak kabartmanın belki tam da zamanıdır diye düşünüyoruz.