Türk Milli Balistik Füze Savunma Sistemi NATO’ya Entegre Edilmeden Tesis Edilecek. Bu ne Anlama Gelmektedir? Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz

tarafından yapılan açıklama ile daha çok uzun zaman olmadan NATO gündeminin önemli maddelerinden birisi olan Türkiye’nin milli balistik füze savunma sistemi hakkında nihai yaklaşımın ortaya koyulduğunu görmekteyiz. Yapılan bu açıklamaya göre; Türkiye sahip olacağı sistemi NATO’ya entegre olmadan münferit olarak kullanmayı planlamaktadır. Bu karar akla hemen iki soruyu getirmektedir. Birincisi, bu yaklaşım NATO ile ilişkilerde siyasi olarak çatlak yaratacak mıdır? Diğeri ise, NATO’ya entegre olmayan münferit sistem ne kadar etkili olabilecektir.

Konuya ikinci sorudan başlayarak cevap aramakta fayda görüyorum. Ülkemizin 2005 yılından beri milli füze savunma sistemine sahip olma çabalarının sürdüğünü bilmekteyiz. Açılan ihalelere ABD (Raytheon ve Lockheed Martin PAC-3), Rusya (S-400), Çin (FD-2000) davet edilmiş ve daha sonra, Avrupa’da Fransa-İtalya müşterek üretimi (Eurosam SAMP/T) ile müzakereler sürdürülmüştür.

Bu ihalelerde Türkiye iki konuyu hassasiyetle vurgulamıştır. Birincisi, sistemi üretirken Türkiye’ye teknoloji transferi yapılarak, know-how kazandırılması ki üzerinde durulan en önemli konuydu. Bir diğeri ise, fiyat açısından makul bir seviyede bulunmasıydı.

Açılan ihalelerde sürdürülen pazarlık müzakereleri sonunda ABD dahil batının özellikle teknoloji transferi konusuna sıcak bakmadığı, bunun yanında fiyat açısından da çok fazla esnekliğe gitmekten kaçındığı görülmüştür. ABD ve batının bu şekilde katı davranmasının altında yatan temel nedeni şu şekilde açıklamak mümkündür; Türkiye bir NATO ülkesidir. NATO ile müşterek hareket etmek mecburiyetindedir. Bu doğal olarak alacağı sistemin NATO sistemine entegrasyonunu zorunlu kılmaktadır. Bu tür sistem de bizde olduğuna göre, her türlü durumda bizden almak durumundadır. Aksi takdirde onu kurulmakta olan sistemden dışlarız ve yalnız kalan sistem etkin bir yapı oluşturmaz mantığı ve yaklaşımıdır.

Eylül 2013’te açılan ihalede 3.4 milyar dolarla Çin en ucuz bir teklif olarak vermesinin yanı sıra, Türkiye’nin arzu ettiği teknoloji transferini de  taahhüt etmesiyle öne çıkmıştır. ABD ve batının teknoloji transferine karşı çıkmaları karşısında ülkemizin Çin teklifine doğru kayması NATO üyesi ülkelerde ciddi karşı çıkışa neden olmuştur. Bunun görünen üç nedeni bulunmaktadır. Birincisi; Çin bir NATO üyesi değildir. Böyle bir durumda eğer hasma ait bir sistem NATO sistemine entegre edilirse bütün data ve istihbari bilgilerin Çin’e aktarılması konusu gündeme gelir ve bu kabul edilemez. Bir diğer husus, Çin sisteminin farklı konfigürasyonu NATO sistemi ile entegresini mümkün kılmaz. Bu nedenle sistem alınsa bile Türkiye boşa para yatırmış olur. Bu konuya ülkemizin yaklaşımı ise, biz alacağımız teknolojiyi kendimize mal ederek, NATO sistemine adapte olacak hale getireceğiz şeklindedir. Ancak bu yaklaşım ABD ve diğerleri tarafından uygun karşılanmamaktadır.  Aslında bu husus son derece makul bir çözüm şekli olarak görünmektedir. Nasıl İran Scud füzelerini alarak onları ters mühendislikle kendisine mal ederek, katı yakıtlı, uzun menzilli balistik füzeleri yerli üretim olarak çıkartabildiyse, Türkiye’de aynı işi bu sistem için yapabilir. Bizim bu konuda yetişmiş entelektüel sermayemiz bulunmaktadır. Ancak, işin temelinde ABD ve 17’nci yüzyıldan itibaren yükselen batının hala sömürgeci zihniyetle kendisinden başka kimsenin yüksek teknolojiye sahip olmasını istememesinden kaynaklandığı gerçeği yatmaktadır. Üçüncüsü ise, Çin sistemi testleri yapılarak denenmemiş bir sistemdir güvenilirliği üzerinde ciddi şüpheler vardır. Patriot gibi kendisini kanıtlamış ve entegrasyonu mümkün bir sistem yerine, hiç test edilmemiş, güvenirliği ve isabet yüzdesi belirlenmemiş bir sistemin alınmasındaki mantık tenkit edilmektedir. Tabiatıyla bu tenkit yapılırken ülkemize kazandıracağı know-how göz ardı edilmektedir. Ben bir yerden başlanıldığında sistemdeki aksaklıkların giderilerek uygun netice alınabileceğine ve gelişmenin olacağına inananlardanım. Bu nedenle sistemin denenmemiş olması sorun değildir. Belirli bir vadede teknoloji bilinirse mutlaka altından kalkılabilir.

Yukarıda belirtilen mülahazanın sonucu olarak, Türkiye teknolojiye sahip olmakta kararlı olduğunu ortaya koymuştur ve bu konuda nihai yaklaşımını açık bir şekilde belirtmiştir. Teknolojiye sahip olunması durumunda sonuca ulaşmada hiçbir engel kalmayacağından hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Milli Savunma Bakanı tarafından yapılan bu çıkışın NATO içinde ve ABD ile bir siyasi çatlak yaratıp yaratmayacağı konusuna gelince, doğal olarak bir tepkiye neden olacağını kabul etmek gerekir. Gerçekte ise, NATO füze savunma sistemi inşa süreci içinde Türkiye’ye verilen görev Kürecikte bir radar üssü oluşturulmasından ibarettir. Anadolu kıta parçası üzerinde bunun dışında herhangi bir önleyici füze konulması öngörülmemiştir. Gereksinim olduğu durumda, ABD gemi platformlarına yüklenmiş önleme füzeleri denizden tehdit bölgesine gelerek gerekli desteği verecektir. Bir başka uygulamada Suriye krizinde olduğu gibi Türkiye’nin NATO’dan talebi üzerine üye ülkelerin münferit olarak istemeleri halinde (eğer kendilerine direkt yönelik bir tehdit yoksa, aksi takdirde kendisine bir tehdit varken, oradan çekip de bize Patriot gibi sistemleri göndermesi mümkün olamaz) birkaç bataryayı Türkiye’nin tehdit algıladığı bölgeye göndermesi şeklinde çözülecektir. Bunlar çözüm olarak ortaya konulmaktadır ancak, her çözümde sisteme sahip ülkelerin iradeleri esastır. Uygun görmez veya öncelikli bulmaz ise bizim bu konudaki talebimiz karşılanmayabilir.

Ancak, hepsinden önemlisi NATO balistik füze savunma sistemi yapılandırılması kısa ve bir dereceye kadar orta menzilli balistik füzeleri önlemeye yönelik tasarlanmamıştır. Bu gerçek 2010’larda ABD Milli Balistik Füze Savunma Ajansı Komutanı Korg. O’Reilly tarafından NATO’da verdiği bir brifingde açıklanmıştır. Bu nedenle Türkiye’nin kendi balistik füze savunması için önleme füzelerine sahip olması şarttır. Bu da ülkemizin kendisine has Patriot füze sistemi gibi, radarlar ve füzeler içeren bataryalara sahip olması gerçeğini gündeme getirmektedir. Türkiye bu şekilde bataryalara sahip olduğunda bunların mutlaka NATO’ya entegre olması şart mıdır? Pek tabii olursa çok iyi olur.

Şimdi Türkiye Çin’den satın alacağı füzeleri NATO’ya entegre etmeden kullanacağını açıklamıştır. Yukarıda yapmış olduğum açıklamalardan bir dereceye kadar anlaşılacağı gibi durum zaten bu şekildedir. Türkiye tehdidin en ucundadır. NATO sistemi yapılanmasında Anadolu’nun doğu sınırından en az Ankara’ya kadar olan bölümünün kapsanamadığı belirtilmektedir. Bu eksiklik Türkiye’nin kendi sistemini kurması sonucunda sistemin radar yapılanması ile tehdidi en uç noktadan alarak buna karşı önleme yapabilecektir. Diğer bir değişle sistemin erken ikaz radarları bir balistik füzeyi atıldığı anda görerek gerekli ikazı en ileriden itibaren yapabilecektir. Bunun dışında ülkemiz radar teknolojisinde batı ile hemen hemen aynı düzeye gelmiştir. Yalnız erken ikaz radarlarını Kürecik radarı ile uyumlu hale getirerek milli sistemleri etkin hale getirebilecek bir yapı oluşturabilir. Kürecik radarı Malatya’da konuşlandığına göre bunun ülkemize bir getirisi olmalıdır. Bu da aldığı bilgileri bir şekilde aktarılması şeklinde olabilir.

Bu açıdan bakıldığından Türkiye’nin inşa ettiği sistemleri milli olarak NATO’ya entegre etmeden kullanması önünde herhangi bir engel bulunmadığı değerlendirilmektedir. Bu gerekçelerden hareketle; Türkiye NATO’nun kendisine verdiği görevi Kürecik’te tesis edilen radar üssü ile yerine getirmiştir. Bu NATO açısından sorun edilemeyecek bir durumdur. Diğer taraftan zaten fiili olarak önleme gerçekleştiremeyen sisteme entegre olmadan kendi sistemini; erken ikaz ve takip radarları ve önleyici füzelerle tesis ederse buna kimsenin karşı çıkması mümkün olamaz. Zamanla teknolojiyi kendimize mal ederek, yazılımlarla NATO sistemine uyumlu hale getirilmesi durumunda istenirse NATO’ya entegrasyon sağlanabilir. Bu konuda NATO’da kimsenin siyasi polemiğe girmeye hakkının olmadığını değerlendirmekteyim. Önemli olan kararlı bir şekilde bir teknolojiye sahip olma hakkının engellemelerine karşı koyarak yüksek teknolojiyi kendimize mal etmemizdir. Zaten görüldüğü kadarıyla ve yakın gelecekte ne Rusya ve ne de İran Türkiye için bir tehdit unsuru olmaktan oldukça uzaktır.